|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
M. kemal AYÇİÇEK- 18 Ağustos 2011
Aradan 34 yıl geçmiş..Ne ulaşım ne haberleşme ne kentleşme
şimdiki gibi değildi..sıcak yaz mevsiminde sabahtan akşama kadar
fındık dallarından asılmak, sepet doldurma yarışı yapmak öyle
dile kolaydı. Şimdi onca yıl aradan sonra yeniden Ramazan ayı
fındık ayına denk geliverdi. Ben o 34 yıl önceki Ramazan
ayındaki fındık ayını ve fındık ayından anladığımı anlatacağım,
tabi hatırlayabildiğim kadarıyla..Bu yıl fındık geç oldu,iklim
değişiklikleri yüzünden her yıl Ağustos ayının ilk haftası
başlanan fındık toplanmasına bu yıl ancak üçüncü hafta, yani 15
gün gecikmeli olarak başlanabildi.
Aslında Ramazan ayı, 32 yılda bir aynı zamana denk geliyor.
Fındık ayı da bir ay sürüyor. Şimdiki gibi ne fındık toplama
makinaları icad olmuş, ne patos denilen fındığı den eden
makinalar var, ne fındığı yerden toplayan aletler, tabi ne de ot
biçme makinaları yok o zamanlar. Oruçlu olduğumuz bir gün, bizim
Keltemel diye adlandırdığımız fındıklıktayız. Dedem sağ o zaman,
nenem de sağ tabi. Evdeki yaşlılar, fındık ayında evde yemek
pişirme ve ev işlerini, diğer tayfanın tamamı, hani eli fındık
tutanlarda çoluk çocuk hep birden inilirdi fındıklığa..
Sabah ne kadar erken saatlerde abuskala (Fındıklık- iş yapılan
yerin yöresel adı, başlanmış bir iş alanı) inilirse o kadar
fazla iş görüleceğinden, evde belli bir disiplin içinde hareket
edilirdi. Evin reisi dedem, ne derse işler onun yönlendirmesi
ile yürürdü. Fındığa başlanması için mutlaka Devlet’in
belirlediği fındık toplama tarihleri dikkate alınırdı ki,
fındıkta randıman (kalite) yüksek olsun. Erken toplanan fındıkta
haşlanma, buruşukluk olacağı için genel de erken toplanması, bu
sorunu oluştururdu tabi. Ve fındığı olmuş ve herkesten önce
fındığını bitirmek isteyen bazı aileler vardı ki, gizli gizli
fındığa erken başlar, bunu herkesten gizlerlerdi. Öyle ya,
devlet erken fındık toplandığı ihbarını alırsa onun da bir
cezası vardı.
Mesela
bakın Özellikle son yılların en düşük fındık rekoltesinin
konuşulduğu bugünlerde, iklimsel değişikliklerden dolayı
dallarda henüz olgunlaşmamış fındık karşısında erken hasadın
üreticileri zarara uğratacağını söyleyen Ordu Üniversitesi
Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, “Üretici hem
maddi yönden zarara girecektir, hem de Türk fındığının
kalitesini istemese de düşürecektir. Dolayısıyla erken hasat
edilen fındık üreticinin zararına olacaktır, üreticilerimiz 15
Ağustos’tan önce bahçeye girmemeli. Aceleyle ve erken toplanan
fındıkta hem aflatoksin meydana geliyor, hem de fındık tam
anlamıyla iç dolduramadığı için ürünün randımanı düşük oluyor”
diye uyarıda bulunuluyor şimdiler de bile..
Öyle evlerde sabah kahvaltısı yapılmadan inilirdi fındıklığa,
güneş doğmadan.. herkes eline bir parça ekmek, biraz da Gurut (Suyu
süzülmüş ayranla çökelek, minzi karışımının kurutulmuş,
yumurtadan büyük hali) alır,
onu
fındık toplarken bir yandan yer ara sıra da tabi ona taze
fındığı katık ederdi. Güneş biraz yükselince, şöyle fındık
çuvalları da birer ikişer dolunca kuşluk vakti, abuskaldaki
sabah kahvaltısı zamanıdır. Abuskal, işin yapıldığı sahanın
genel adıdır ve burada çay demlenir, ev yakınsa evde hazırlanan
kahvaltılıklar abuskala indirilir ve topluca sabah kahvaltısı
bir piknik havasında yapılırdı. Kahvaltıdan sonra sıkı bir
çalışmaya girilir, taki öğle yemek molası ve namazına kadar.
Asıl işin yürüdüğü saat bu üç saatlık çalışma zamanıdır. Tabi bu
ramazan dışında böyledir. Ramazan ayı olunca, kimse daha hızlı
fındık toplamaya teşvik edilmez.
Ben bizimkilerin maskotuydum o yıllar tabi..sepetçi de
denebilir, türkücüde..yeri gelir, omuzlardan asılan kol
sepetlerini boşaltmak için koştururdum, yeri gelir hani eğilmesi
zor olan yaşlı fındık temlilerinin yere eğilmesini sağlamak için
onların üzerine çıkar, yeri gelir yanımda büyüklerim var demez
aklıma gelen türküyü çağırır, moral verirdim fındık
toplayanlara..dedem, namaz saatlerine çok itibar ettiğinden, o
dönemler şimdiki gibi camilerde hoparlör de olmadığı …
http://karadenizolay.com/haber/935-bolge-haberleri-yine-ramazan-ve-yine-findik-ayi.html
“Bir insanı kırk kişi sever bir kişi alır” diye bir söz vardır hani, “Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır” der ya Özdemir Asaf, Gelenek ve göreneklere sanki saygısızlık etmişcesine bir eyleme, bir düğüne adım atıyoruz. Aynı ülkenin insanı ama farklı yörelerin çocuklarının birbirlerini “sevmiş” olmalarına saygımız adına, Geleneklere değil de sevgiye odaklanarak Trabzon’un kızını, Kırşehir’in delikanlısına verdik. Onun hikayesini paylaşayım istedim.
Evlilik, öyle çok basit ve hemen hoppala sıya yapılacak bir olay değil elbette.özellikle yaş, sosyal ve ekonomik denklikler gözetilir. Kız ve erkeğin seçiminde soy ve sülalenin araştırılmasına özen gösterilir. “Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al” , “Kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğul babadan öğrenir sohbet gezmeyi” sözleri bunun belirtisidir dense de mesela ben bir büyüğümden duymuştum, “kız istersen eğer, o evde ilk önce canlı çiçeklere bak, bakımlı ve diri iseler, çekinme o evin kızını iste” diye. oğlum için kız istemeye gidersem (tabi oğlum bana bu işi bırakırsa) o evdeki canlı çiçeklere bakacağım, eğer çiçekler bakımlı ise, sararmamış, solmamış ve çiçeği mutlu görürsem kız ailesi hakkındaki kanaatim olumlu olur. Onun için başkalarına sorma veya araştırma gereği bile duymam!
Vikipedi’deki ifadesiyle Gelenek , “bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.
Gelenek kavramına sosyal bilimlerin farklı alt disiplinlerinin yaklaşımları ile geleneksel toplumların yükledikleri anlamlar arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar bulunur. Sosyal bilimler geleneğe toplumların yaşadıkları coğrafya, iklim vb. gibi dışsal koşullara uyum sağlamak amacıyla türetilmiş, beşeri kaynaklı “inşa”lar, “icat”lar olarak bakarken geleneksel toplumlar kendi geleneklerinin kaynağını “mit”sel atalar, kahramanlar ve Tanrı gibi kutsal da görürler. Sosyal bilimlerde daha fenomenolojik bir yaklaşımla gelenekleri salt işlevsel özellikleri yönüyle görüp kökenlerini bu işleve bağlayan açıklamaların yanı sıra, gelenekleri belirli bir anlam bütünlüğünü yansıtan fenomenler olarak değerlendiren yazarlar da vardır. Her ne kadar bu yazarlar da geleneğin kaynağını kutsalda görmemekteyseler de onun sadece işlevsel boyutuna indirgenemeyeceğini iddia etmişlerdir. (bkz. Claude Levi Strauss)Özellikle Avrupa’da aydınlanma çağı sonunda gelişen Tarih anlayışı ve Tarihselcilik perspektifi geçmişe ilişkin (ve günümüzdeki de) her düşünce, anlayış (konsept) ve tavrın kaynağını dönemin diğer olgularının bütünselliği içinde aramak yönünde bir eğilimin gelişmesine yol açmıştır. Aydınlanmanın kaynağı evrimci görüşe kadar giden …. devamı http://www.karadenizolay.com/haber/908-cevre-ve-doga-geleneklere-degil-sevgiye-odaklandik.html
Karadeniz Bölgesi’nde değil sadece yurdumuzun dört bir yanında
belediyeler, katı atık depolama sorunuyla karşı karşıyadır.
Köklü çözümler yerine maliyetsiz en güzel çöp dökme alanı olarak
ta yıllardır akarsularımız kullanılagelmiş ve hala bu geleneği
sürdüren maalesef yörelerimiz çok fazla. İşte bunlardan biri de
Ardanuç’ta Çoruh nehri. Dilek ağacını aratmayacak türde
rengarenk atıklar, nehir kenarındaki fundalıklarda karşımıza
çıkıyor. Çevre duyarlılığının gerekli olduğu günümüz de ne yazık
ki, yerel yönetimler beklenen performansı gösteremiyor.
Katı atık depolama alanlarıyla ilgili sıkıntılar hala
giderilebilmiş değil, bunu yerel yönetimlerin katı atık depolama
alanlarıyla ilgili altyapı tesislerinden yoksun oluşundan
anlıyoruz. Öyle ki, tesis yokluğundan işin kolay yönüne kaçan
yerel yönetimler, hala gözlerden ırak yerlerden şehir çöplerini
akarsulara bırakarak gidermeye çalışırken, çevre duyarlılığının
göz ardı edildiği, nehir kenarlarındaki fundalıklarda dilek
ağaçlarını aratmayacak görüntülerle anlıyoruz.
Yurdun çeşitli yörelerinde de sık sık karşılaştığımız çevre
sorunları, ne yazık ki Karadeniz bölgesi’ndeki akarsular
boylarında da karşımıza çıkıyor. Artvin den geçen Çoruh nehri
boyunca fundalıklarda karşımıza çıkan çirkin görüntüler, adeta
bir dilek ağacını anımsatıyor. Her çeşit çer çöp, fundalıklarda
renga renk görüntüler oluştururken, çevre konusunda hala yeterli
duyarlılığın gösterilmediğini de ortaya koyuyor. Avrupa Birliği
müzakerelerinde en zor geçecek denilen başlıklar arasında çevre
ve geri dönüşüm proğramının olacağı ifade ediliyor.

Avrupa’nın en önemli uygulamalardan birisi, insan ve hayvan
sağlığının, çevrenin ve doğal kaynakların korunmasına çok büyük
katkıları olan “çöplerin geri dönüşüm / kazanım” … devamı için
http://www.karadenizolay.com/haber/277-aktuel-haber-dilek-agaci-degil-cop.html
tıklayınız
www.karadenizolay.com(özel)-“Günü geçti, hala doğurmadı” diyor
ara sıra, derin derin iç çekiyor Mavuş. Ahırda bir sığırı var ve
doğum günü geldiği halde hala doğurmamış olmasının sıkıntısı bu.
Evinden bir tarafa çıkamıyor, geleni gideniyle bir yere o da gitmek
istiyor ama gidemiyor. Henüz doğum yapmamış sığırının gününü
doldurmuş olmasına rağmen hala doğurmamış olması, ona ayak bağı
oluyor. Bir de torununun düğünü var tabi,”iç çekmek” için bahanesi
oldukça fazla aslında.
Sabah
kahvaltısından sonra ahırdan bir böğürtü, ardından sık sık ama
normalden farklı çıkan bir sığır sesi. Mavuş, fırlıyor kahvaltı
sofrasından sessizce, ağrılarından kambur bir halde aksayarak koşar
adımlarla yöneliyor ahıra. Ardından gidiyorum. Ahıra girince
buzağıyı görüyoruz, annesinin böğürtülerine aldırmadan buzağıyı
annesinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Islak teni, parıl parıldıyor
dananın. Henüz doğmuş, gözleri açık ama henüz ayağa kalkabilecek
güçte (belki de tecrübe) değil. Kalkmak için yelteniyor, bir… iki
… derken başaramıyor. Aklıma fotoğraf makinem geliyor, bir solukta
koşturup makinayı alıyorum ve birkaç kare fotoğraf çekiyorum
buzağıya.. Belki o an bana kızıyordur ama ben onun o güzelliğine
sığınarak, sırf sizlerle de paylaşabilmek adına yapıyorum
bunu..Güzel mi güzel bir Kınalı(!)
Karadeniz’de
hemen hemen herkesin bir lakabı vardır, bilinilirliği ismin
önündedir. Öylesine yaygındır ki bu durum mesela Mavuş’un ilk oğlu
ortaokuldadır ama yatılı okulda. Hafta sonu gelir, daha ilk hafta
olduğundan izin almak ister köyüne gitmek için. Müdür yardımcısının
yanına gider izin almak için. Müdür yardımcısı, babasının adını
sorar, normalde nüfusta “Ali” yazıyordur, ama çocuk, herkesin
bildiği “Dursun Ali”yi söyler. Müdür yardımcısı bakar, cevabın bir
kısmı var ama tam emin olamaz. Annesinin adını sorar, bu kez de
çocuk “Mavuş” der. Müdür yardımcısı, bakar kütüğe ama öyle bir isme
rastlayamaz. Müdür yardımcısının önündeki kütükte “Remziye”dir o “Mavuş”..
Birkaç sorudan sonra Müdür yardımcısı çocuğa, “Sen daha annenin
adını bilmiyorsun, köye gidince annenden adını da öğren” der ve izni
verir. Çocuk köye gider, annesinden nufüs cüzdanını ister, ama
annesinin nüfus cüzdanından haberi yoktur. Çocuk annesine,
babasından nüfus cüzdanı istemesini söyler. Mavuş, kocasından nüfus
cüzdanı ister, koca Mavuş’a, çocuklarını gösterir, “bunlar senin
nüfus cüzdanların der” başından savmak için ama çocuklar diretince
de anne “Mavuş” olmaktan çıkar, isminin yazdığı nüfus cüzdanına
kavuşur. Araziler bölünmesin diye geçmişte kadınlara nufüs
cüzdanları bile çıkarılmazdı, çocuklar da erkek çocuklar okutulduğu
için nüfus cüzdanlarına sahip olur, kız çocuklar okutulmadığı için
de çok gerekmedikçe nüfus cüzdanları olmazdı(!)
Mavuş’un
Anne-çocuk, ana-yavru ilişkisini bilmeyen yoktur. Ömrü sığır
bakmakla geçmiştir, geçmişte mandaları bile vardır. O nedenle belki
yüzün üzerinde hayvanların doğumuna tanık olmuş, böylece tecrübeye
bağlı bir geleneksel kültürü vardır ama daha yeni buzağı yavrulamış
sığırından yavrusunu uzaklaştırmasına, o adını bilmeyen büyük oğlu
da küçük oğulları da akıl erdiremez. “bırak anne, biraz yalasın”
derlerse de fayda etmez, “yok oğlum yok, sığır danalı olur” der.
Sığırın yavruya bağımlılığının fazla olmaması için yapar bunu
kendince, çünkü genelde buzağılar erkekse “danacılar” denilen
alıcılarca köylerden toplanır buzağılar ve besicilere taşınır.
Sığır, daha on-onbeş dakikalık yavrusunu yalayamaz. Mavuş yavru
buzağıyı kuru otlarla silerek kurutur. Zaten sığırın da amacı,
yavrusunu islaklıktan kurtarmak için onu yalayarak aslında
kurutmaktır!.
Buzağının
güzelliğine diyecek yoktur. Hem de dişi bir buzağıdır ki bu süt
sığırı olabilir demektir ve “danacı” lara verilmeyeceği anlamına
gelir. Genelde Doğu Karadeniz de erkek buzağılar, kesime veya
“danacı” lara verilir çünkü. Fotoğrafladığım bu buzağı, bir
veterinere gerek duymadan dünyaya gözlerini açmıştır. Zaten yarım
saat üzerine de kendi ayakları üzerine kalkmayı başarmış ve
annesinin ilk sütünü de Mavuş’ün elinden içmiştir. Oysa yavrular,
annelerinin altına salınır diye biliriz, bunu kuzulardan da
gözlemişizdir ama Mavuş ona da kendince bir gerekçe uydurmuş, “ben
buzağıları annelerinin altına sokmam, onları ben sağar buzağılara
ben veririm sütü, annesi ile ayrı düştüklerinde psikolojisi kötü
….. devamı için
http://www.karadenizolay.com/haber/903-cevre-ve-doga-buzagiyi-annesine-yalatmadi.html
www.karadenizolay.com(Özel)-Küresel Isınma, Dünya
gündemini meşgul ederken geleceğin enerji kaynağı olarak ön
plana çıkan su, Artvin Valiliği ile Ticaret ve Sanayi Odası’nın
ev sahipliğin de Türkiye’nin önde gelen su uzmanlarınca 25-26
Eylül 2008 tarihinde Artvin’de tartışılacak.
Sloganı “Su Hayat, Enerji ise Medeniyettir” olan
Konferans için tüm hazırlıklar tamamlandı. Bu kapsamda afiş ve
broşürler bastırıldı.
20. yüzyıl boyunca
dünya üzerinde mücadeleler sanayi hammaddeleri için yapılırken,
içerisinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bu rekabet enerji ve su
kaynakları üzerine yoğunlaşmaktadır. Gün geçtikçe daha büyük bir
sorun haline gelen su ve enerji teminindeki problemler, azalan
su ve enerji kaynakları, günümüzde konunun önemini daha da
arttırmaktadır.
Bu çerçevede 2009
yılında İstanbul’da düzenlenecek olan 5. Dünya Su Formu’na
altlık oluşturmak üzere Bölgemizde Bölge Müdürlükleri ile
Üniversiteler, Meslek Kuruluşları ve Sivil Toplum Örgütlerinin
katılımları ile “Su ve Enerji” ana temasıyla düzenlenen
konferans 25-26 Eylül 2008 tarihleri arasında Artvin’de
gerçekleştiriliyor.
Konferansta
tartışılacak konu başlıkları şunlar;
“Hidroloji”,“Su Kaynakları Yönetimi”,“Sediment Taşınımı”
,“Coğrafi Bilgi Sistemleri” ,“Havza Modelleme” ,“Sınır Aşan
Sular” ,“Enerji Politikaları” ,“Su Politikaları” ,“Enerjide
Yatırım Modelleri” ,“Barajlar ve Hidroelektrik Santraller”
,“Nehir Tipi Santraller” ,“Baraj Güvenliği” ,“Enerji Güvenliği”
,“Enerji Kaynakları” ,“Ekolojik Değişim” ,“Suni Göl Taşımacılığı
ve Balıkçılık” , “İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Kalkınma”
“Su Hayat, Enerji
ise Medeniyettir.” Konfransı Danışma Kurulu’nda,
Çevre ve orman
bakanlığı müsteşarı Prof. Dr. Zuhuri SARIKAYA , Çevre ve
Orman Bakanlığı Müsteşar yardımcısı. Mustafa ELDEMİR ,
DSİ eski genel müdürü Prof. Dr. Doğan ALTINBİLEK, Marmara
Üniversitesi Mühendislik fakültesi’nden . Prof. Dr. Ahmet
Mete SAATCİ ,İTÜ İnşaat fakültesi’nden Prof. Dr. Necati
AĞIRALİOĞLU, İTÜ Çevre Mühendisliği’nden Prof. Dr. İzzet
ÖZTÜRK , Baraj Güvenliği Derneği Başkanı Prof. Dr.
Hasan Tosun , Çevre ve Orman bakanı Danışmanı Yrd. Doc.
Dr. Ebubekir YÜKSEL, İstanbul Büyükşehir Başkan Danışmanı
Selami OĞUZ , DSI Genel Müdür Teknik Danışmanı Özcan
DALKIR , Enerji Tabi Kaynaklar Bakanlığı Daire Başkanı.
Handan Zeynep DÖNMEZ 
Düzenleme
kurulu’nda;
DSİ Genel müd..
(Onursal Başkan) Haydar KOÇAKER ,Artvin vali yardımcısıI
Ahmet KARAKAYA ,DSİ 26. bölge müdürü Sezai SUCU ,Artvin
Orman Bölge Müdürü Mustafa MEYDAN ,DSİ ETÜD PLAN DAİRESİ
BAŞKANI İsmail GÜNEŞ, DSİ Barajlar ve HES dairesi Başkanı
Vahit BAYGÜNEŞ ,DSİ TAKK Dairesi Başkanı Rahmi SENCER
ÇELİK , Artvin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kurtul
ÖZEL, DSİ Dış İlişkiler Müşaviri Adem Avni ÜNAL, DSİ
26. Bölge Mdr. Yard. Halil ŞİMŞEK , DSİ Uluslararası Hidr.Fa.Şb.Md.
Hamza ÖZGÜLER , DSİ 26. Bölge Müd. Bil. Müh. Ahmet
ARSLAN , DSİ 26…. devamı için
http://www.karadenizolay.com/haber/474-saglik-dunya-su-konseyi39nin-sonuc-bildirisi-aciklandi.html
M. Kemal AYÇİÇEK – 02 Ekim 2007
Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum,
bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark
etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz
kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin
yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz.
Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın,
biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi
yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden
yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın
bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan
geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında
Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu
değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım.
Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi
Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok
gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan
söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken
ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama
olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik
şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm,
kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra
varabilmeye çalıştım.
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un
dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece
uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile
habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin
yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden
bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında
değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce
bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim
hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl
oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri,
zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar,
yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de
Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların
yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı,
Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar
ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!
Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar,
Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı?
Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin
kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine
has cezb edici güzel yanları var.
Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın
dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız
dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve
yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için
adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar,
çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir
yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki
belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini ….. devamı için
http://www.karadenizolay.com/haber/451-cevre-ve-doga-karadeniz39i-once-biz-gezelim.html
www.karadenizolay.com (Özel haber)-Öyle
çok araştırma yapmaya gerek duymadım. Çünkü Karadeniz’de daha doğrusu Doğu
Karadeniz Bölgesi’nde denize girmek için plaj denilen tarzdaki hizmetler, son
yıllarda bazı yerel yöneticilerin sosyalleşme projeleri olarak ortaya çıkan ama
çok da iç açıcı durumları olmayan denize girilebilir yerlerdir. Düzenli, temiz,
bakımlı plajların sahibi olmak Karadenizlilerin işine gelmez pek.

Hem zaten, deniz buna izin vermez. Siz istediğiniz kadar betonla duş kabini
yapın, sahili temizleyin bunu askerdeki gibi her sabah “mıntıka temizliği” diye
yapsanızda bizim Karadenizin tepesi atımı, senin yaptığın hiçbir temizliğin
kıymeti harbiyesi ortada kalmaz, anında değiştiriverir havasını ve bir bakmışsın
güneşte denize girmişken sen çıkıncaya dek de yağmur altında kalmışsındır. Onun
için Karadeniz’e akıl sır ermezi, yaz veya kış aynı günde 4 mevsimi yaşarsınız.
Bu nedenle de Doğu Karadeniz Bölgesi’nde deniz-kum-güneş üçlüsünden yararlanmak
herkese nasip olmaz, sadece yerliler zaten zamanını da bilir ve denize girmeyi
bir kaçamak sayar ve fırsatını bulduğunda ve plaj da gözetmeksizin girer denize.
Ama Doğu Karadeniz’de denize girmek de öyle her babayiğidin haddine değildir!
Denizin şakası yoktur çünkü, başka yerlerdeki denizlere pek benzemez, hırçındır.
Dalgaları elbette zaman zaman neşeli yüzme fırsatı verir ama bir o kadar da
tehlikelidir. İrili ufaklı bir çok ırmak, dere, çay ve nehrin denize ulaştığı
Doğu Karadeniz Bölgesi’nde sürekli yağışların olması, zaman zaman taşkınlara
sebep olduğu gibi çoğu zaman taşkın olmasa da derelerin taşması ve sel sularının
orman ve ürünlerini denize sürüklemesine yol açar. Dolayısıyla da deniz
kıyılarından odun eden insanların fotoğrafları da yer alır medyada.
Deniz, kendi kendini temizler ama temizliğini bir kusuntu olarak kıyılarına
yaptığı için o “mıntıka temizliği” de fayda etmez. Denizin içi de berrak
değildir çoğu zaman zaten. Deniz tabanında hendek dediğimiz yerler vardır, zaman
zaman anafor(Bu belki abartı oldu )denilebilecek akıntılar oluşabilir, iki
metrede insan boyunu aşan derinlikler vardır, denizin içindeki kum hareketi
süreklidir ve bir günü diğer bir güne uymaz. Buna bir de 168’ı aşkın dere ve
ırmağın denize döküldüğünü eklerseniz o derelerin ve ırmakların taşıdığı
alüvyonları katarsanız artık varın siz Doğu Karadeniz’de denizin halini düşünün
derim. Bunları neden yazıyorum, dışardan gurbetten veya bölgemize turist olarak
gelen insanımızın “illa da denize girelim” diyen ve başının etini yiyen
yakınlarını bilgilendirmek için tabi.
Sonra “bilmiyorduk ki” ….. devamı için
http://www.karadenizolay.com/haber/297–dogu-karadeniz-plajlari.html